Akademik Kategorisinde ve Biyografiler Forumunda Bulunan MUSTAFA BÜLENT ECEVİT Konusunu Görüntülemektesiniz.=>MUSTAFA BÜLENT ECEVİT Doğum yeri: İstanbul Doğum tarihi: 28 Mayıs 1925 Annesi: Ressam Nazlı Ecevit Babası: Kastamonu Eski Milletvekili Dr. ...
| Biyografiler Unlülere ait Biyografiler |
|
|||||||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Paylaş |
|
|
#1 |
|
Administrator ![]() Üyelik tarihi: Feb 2007 Yaş: 26
Mesajlar: 17.976
Konular: 9956
Tecrübe Puanı: 100 Rep Puanı: 2562 Rep Derecesi: ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
MUSTAFA BÜLENT ECEVİT Doğum yeri: İstanbul Doğum tarihi: 28 Mayıs 1925 Annesi: Ressam Nazlı Ecevit Babası: Kastamonu Eski Milletvekili Dr. Fahri Ecevit EĞİTİM HAYATI: 1936-1938 Ankara Erkek Lisesi 1938-1946 İstanbul Robert Koleji 1944-1946 Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü EVLİLİK: 1946 yılında, aynı okuldan sınıf arkadaşı Rahşan Ecevit (Aral) ile evlendi. ÇALIŞMA HAYATI: 1944: Üniversiteye devam ederken bir yandan da Basın-Yayın Genel Müdürlüğü'nde İngilizce çevirmeni olarak çalışma yaşamına girdi. 1946: Evlendiği yıl okulu yarım bırakarak Londra Basın Ateşeliği'nde görev aldı. 1950: Ankara'ya dönerek Ulus Gazetesi'nde sanat eleştirmenliği, fıkra yazarlığı ve çevirmenlik yaptı. 1952: Ulus Gazetesi kapanınca 'Yeni Ulus' ve Halkçı gazetelerinde yazmayı sürdürdü. 1954: ABD'ye giderek 3 ay Winston Salem Journal gazetesinde çalıştı. 1957: Rockefeller bursuyla ikinci kez Amerika'ya gitti. Harvard Üniversitesi'nde 8 ay Ortadoğu tarihi ve sosyal psikoloji üzerine çalıştı ve aynı yıl yurda döndü. POLİTİKA HAYATI: 1957: İlk kez Ankara Milletvekili olarak Meclis'e girdi. 2,3,4,5 ve 19. dönemde Zonguldak, 11. dönemde Ankara Milletvekili olarak parlamentoda görev yaptı. 1961: Çalışma Bakanı oldu 1966: CHP'de başlayan Demokratik Sol Harekete önderlik etti ve CHP Genel Sekreterliği'ne seçildi. 1971: Partisinin askeri yönetim tarafından oluşturulan hükümete katkıda bulunmasına karşı çıkarak genel sekreterlikten istifa etti. 1972: 14 Mayıs'taki kurultayda İnönü'nün karşısına aday olarak çıktı ve CHP Genel Başkanlığı'na seçildi. 1973: Genel seçimlerden sonra hükümeti kurmakla görevlendirildi. Milli Selamet Partisi ile koalisyon hükümeti kurarak 1974 yılında Başbakanlık koltuğuna oturdu. Başbakanlık döneminde Kıbrıs Barış Harekatını gerçekleştirdi. 1974-1977: İki parti arasında pürüzler çıktı. Ecevit yeni bir hükümet kuramadı ve siyasi hayatına ana muhalefet partisi lideri olarak devam etti. 1977 yılındaki genel seçimlerden sonra yine hükümeti kurmakla görevlendirildi. Azınlık hükümeti kurdu ancak güvenoyu alamadı. 1978-1979: AP, MSP ve MHP'den oluşan Cephe Hükümeti'nin gensoru ile düşürülmesinden sonra Ecevit bu kez Bağımsızlar ve DP ile ortaklık hükümeti kurdu ancak milletvekili ara seçimlerinde önemli oranda oy kaybına uğrayınca istifa etti. 1980- 1987: 12 Eylül askeri müdahalesiyle milletvekilliği sona erdi ve gözaltına alındı. Süleyman Demirel'le birlikte bir süre Hamzakoy'da kaldı. 1982 yılında yabancı basın-yayın organlarına verdiği demeçler yüzünden iki kez tutuklandı. 82 Anayasası 'yla 10 yıl siyaset yasağı getirildiği için 1983 yılında yerine eşi Rahşan Ecevit DSP Genel Başkanı oldu. DSP: 1987: Siyaset yasağı kalkınca DSP'nin Genel Başkanlı görevini devraldı. Aynı yıl yapılan genel seçimlerde DSP barajı aşamadı ve milletvekili çıkaramadı. Ecevit DSP Genel Başkanlığı'ndan ve politikadan çekildiğini açıkladı. 1989: Yeniden partisinin başına geçti. 1991-1997: Genel seçimlerde DSP'nin yüzde 11 oy alarak 7 milletvekili kazanmasıyla 11 yıl aradan sonra yeniden Meclis'e girdi. 1995 seçimlerinde partisi bu kez 75 milletvekili ile Meclis'te yerini aldı. 1997- 1999: Ecevit, Necmettin Erbakan'ın 1997 yılında istifa etmesi üzerine hükümeti kurmakla görevlendirilen Mesut Yılmaz'la ANASOL-D hükümetinde Başbakan yardımcılığı yaptı. Koalisyon CHP'nin verdiği gensoruyla 1998 yılında düşürülünce dönemin Cumhurbaşkanı Demirel hükümeti kurma görevini Ecevit'e verdi. Ecevit azınlık hükümeti konusunda DYP'den destek alamayınca görevi iade etti. Hükümeti kurma görevi bu kez Muğla Bağımsız Milletvekili, Sanayi ve Ticaret Bakanı Yalım Erez'e veriliyordu ki Çiller "Ecevit'in vereceği azınlık hükümetine destek verceğini açıkladı. Ecevit, 11 Ocak 1999'da Türkiye Cumhuriyeti'nin 56. hükümetini kurdu. 1999-2002: 18 Nisan 1999'da yapılan erken genel seçimler sonucu oluşturulan DSP-MHP-ANAP'ın oluşurduğu 57. Hükümette de 5. kez başbakanlık görevini üstlendi. Ecevit'in Başkanlık görevini üstlendiği hükümet, yaklaşık 3,5 yıllık dönemde birçok önemli olay yaşadı: Şubat 2001'deki Anayasa krizi, AB uyum paketleri, özelleştirme operasyonları, bankacılık sektöründeki büyük kriz... Hükümet, Ecevit'in 2002 baharında geçirdiği rahatsızlıkların ardından krize sürüklendi ve uyumunu kaybetti. Temmuzda hükümet ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli, erken seçim istediklerini açıkladı. 3 Kasım'da erken seçim yapılması kararı alındı. 2002-2006: 3 Kasım'da yapılan erken genel seçimler DSP ve ortakları için tam bir hezimet oldu. Yüzde 1.22 oy alan DSP, parlamento dışında kaldı. Ecevit, bu tarihten sonra aktif siyaset dışında kaldı. Geride ömrünün son aylarında başlattığı 'solda birlik' girişimini miras bırakarak 5 Kasım günü yaşama veda etti. |
|
|
|
| Sponsor Linkler |
| Bu Alana Reklam Alınır.. İletişim : RapStaR |
|
|
#2 |
|
Administrator ![]() Üyelik tarihi: Feb 2007 Yaş: 26
Mesajlar: 17.976
Konular: 9956
Tecrübe Puanı: 100 Rep Puanı: 2562 Rep Derecesi: ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
SİYASETTE BİR ÖMÜR 1954 - 2002 Ocak 1954: Ulus gazetesinde çalışırken, CHP'nin malvarlığına el konulması ve Ulus gazetesinin kapatılmasına ilişkin hazırlanan kanun teklifine tepki duyarak CHP Çankaya Gençlik Ocağı'na üye oldu. 27 Ekim 1957: CHP Ankara Milletvekili olarak Meclis'e girdi. 12 Ocak 1959: İsmet İnönü'nün listesinden CHP Parti Meclisi'ne seçildi. 18 Ekim 1966: CHP'nin 18. Kurultayı toplandı. Kurultay'ın parlayan yıldızı Ecevit'ti. İnönü, çok genç bulduğu için itiraz ettiği Bülent Ecevit'in genel sekreterliğine onay verdi. Ecevit, artık ikinci adamdı. 21 Mart 1971: 12 Mart muhtırasından sonra, İnönü'nün Erim hükümetine destek kararı vermesi üzerine genel sekreterlikten istifa etti. İstifa, aynı zamanda İnönü-Ecevit çatışmasının da başlangıcı olacaktı. 14 Mayıs 1972: İnönü'nün parti içi mücadeleyi kaybedince genel başkanlıktan istifa etmesi üzerine, Bülent Ecevit CHP genel başkanı seçildi. 4 Kasım 1972: Ecevit, Melen hükümetinden çekilme kararını açıkladı. 5 Kasım 1972: İnönü'nün Ecevit'in kararına tepkisi 49 yıllık partisinden istifa şeklinde oldu. 6 Nisan 1973: CHP, Asker cumhurbaşkanı geleneğini kırmak için cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmama kararı almış, CHP ile ordunun karşı karşıya geldiği bu süreç, Fahri Korutürk'ün Çankaya'ya çıkmasıyla sona erdi. 14 Ekim 1973: CHP, yüzde 33.3'lük oy oranıyla 185 milletvekili çıkardı. CHP, tarihinde ilk kez doğrudan halkın oylarıyla iktidar adayı oldu. 6 Şubat 1974: Ecevit'in başbakanlığındaki CHP-MSP koalisyonu kuruldu. 18 Eylül 1974: Ecevit, hükümetten istifa etti. 28 Haziran 1974: Tüzük kurultayında Ecevit'i genel başkanlığa taşıyan 'demokratik sol' kavramı parti programına alındı. 8 Mart 1976: 1. MC hükümetine karşı silik muhalefet yapmakla ve kendi içine dönük olmakla suçlanan CHP'de parti içi mücadele sonucu, Deniz Baykal ve dört arkadaşı yönetim kurulundan istifa etti. 29 Mayıs 1977: Ecevitler seçim gezisi için bulundukları Çiğli Havaalanında suikasta uğrar. Ecevitler'in zarar görmeden atlattığı suikast girişiminde, CHP İzmir İl Başkanı Mehmet İsvan ağır yaralanır. Suikast CHP'li oldukları idida edilen iki gence yüklenmeye çalışılsa da bunun saçmalığı karşısında gençler salıverilir. Ancak, hemen ardından Ecevit iktidara geldiği halde bu olayın üzerindeki esrar perdesini hiç bir zaman aralayamaz. 2 Haziran 1977: Başbakan Süleyman Demirel, Ecevit'i ertesi günkü mitingde suikasta uğrayacağı konusunda mektupla uyardı. 3 Haziran 1977: Ecevit, suikast uyarısına rağmen mitinge katıldı. 5 Haziran 1977: CHP yüzde 41.4 oy oranıyla seçimlerden birinci parti olarak çıktı. 21 Haziran 1977: Ecevit'in kurduğu azınlık hükümeti Meclis'ten güven oyu alamadı. Ardından hızla 2. MC hükümeti kuruldu. 11 Aralık 1977: Referandum niteliğindeki yerel seçimlerde CHP ezici bir üstünlük sağlayarak 1. parti olarak çıktı. hükümeti 17 Ocak 1978: Üçüncü Ecevit hükümeti Meclis'ten güven oyu aldı. 24 Mayıs 1979: Ecevit son kez CHP genel başkanlığına seçildi. 12 Eylül darbesiyle kapatılacak olan CHP kurultayı bir daha 12 yıl sonra ancak Ecevit'siz toplanabilecekti. 14 Ekim 1979: İç çatışmalarla boğuşan CHP'nin 18 aylık iktidarından sonra yapılan ara seçimlerde, parti geleneksel oy oranına geriledi. 16 Ekim 1979: Ecevit, hükümetten istifa etti. 12 Eylül 1980: Gece saat 03:00'te evinden alınan Ecevit, Rahşan Ecevit'le birlikte Hamzakoy'a 'TSK'nın misafiri' olarak götürüldü. 25 Eylül 1980: Hamzakoy'da bitmeyecek ve yayımlanmayacak olan 'Demokrasi neden yenik düştü' başlıklı kitabını yazmaya başladı. 11 Ekim 1980: Hamzakoy'daki 'zoraki misafirlikleri' sona erdi. 28 Ekim 1980: MGK Genel Sekreteri Orgeneral Haydar Saltık, yabancı gazetecilerle yaptığı toplantıda, siyasilerin zamanı gelince siyaset yapabileceklerine dair mesajlar verdi. 29 Ekim 1980: MGK, yanlış anlamaların önüne geçmek için yayınladığı bildiride "Bay Demirel ve Bay Ecevit bir daha partilerinin başına geçemeyecektir" denilerek Ecevit, Demirel, Erbakan ve Türkeş'e siyasi yasak konulduğu resmen açıklandı. 30 Ekim 1980: CHP genel başkanlığından istifa etti. 15 Eylül 1981: Siyasi partiler kapatıldı. 21 şubat 1981: Sade vatandaş olarak, kamuoyunun karşısına bu kez, 'Arayış' isimli derginin yayın danışmanı olarak çıktı. 3 Aralık 1981: Ecevit'e konuşma ve yazı yasağı getiren MGK'nın 52. numaralı bildirisine muhalefetten cezaevine girdi. 2 Şubat 1982: Cezaevinden çıktı. "Cezaevindeki yalnızlığa içerlemedim de, mahkemelerdeki tenhalık üzücüydü" dedi. 10 Nisan 1982: Danimarkalı gazeteci Jan Stage'nin Ecevit'le görüşmesinedn sonra Politiken gazetesine yazdığı makaleden ötürü Ankara'da Askeri Dil Okulu'nda gözaltına alındı. 12 Nisan 1982: Ankara 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi, Ecevit'i serbest bıraktı. Ancak, Danimarka televizyonuna bir başka demeci nedeniyle yeniden gözaltına alınarak tutuklandı. 3 Haziran 1982: İlk duruşmada beraat etti ve tahliye oldu. 15 Ekim 1982: Hollanda televizyonuna ve Der Spiegel dergisine verdiği demeçlerden ötürü aldığı 3 ay 27 günlük cezasını tamamlayarak cezaevinden çıktı. 27 Ekim 1983: Türk-İş'in eski genel başkanlarından Halil Tunç, Dr. Sedat Akman ve işadamı Murteza Çelikel, kamuoyuna DSP'nin kurulacağını açıkladı. 18 Nisan 1984: Siyasi yasağı süren Ecevit, gariresmi il temsilcileri toplantısında, "Köşeme çekilmeyeceğim, yasaklı olduğum için partinin genel başkanı olamasam da hareketin ve partinin liderliğini üstleniyorum" dedi. 14 Kasım 1985: DSP'nin kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı'na verildi. 23 Kasım 1985: 1. Kurucular Kurulu'nda, Rahşan Ecevit genel başkan seçildi. 18 Mayıs 1986: DSP'nin ikinci kurucular kurulu toplantısında 'doğal genel başkanımız' davetiyle ilk kez kürsüden konuştu. 28 Eylül 1986: Milletvekili ara seçimlerinde DSP, seçim sandığındaki ilk sınavında Meclis dışı kaldı. 29 Aralık 1986: SODEP-Halkçı Parti birleşmesinden sonra partiden kopan milletvekillerinin kurduğu 'hülle partisi' HP kendini feshederek DSP'ye katıldı. Böylece DSP, 25 milletvekiliyle Meclis'e girmiş oldu. 6 Eylül 1987: Anayasa'nın geçici 4. maddesi referanduma götürüldü, yüzde 49.74 'evet' oyuyla siyasi yasaklar kaldırıldı. 13 Eylül 1987: 6. DSP Kurucular Kurulu'nda genel başkan seçildi. 29 Kasım 1987: Yasakların hemen ardından yapılan baskın seçimde, DSP Meclis dışı kaldı. 30 Kasım 1987: Siyasetten çekilme kararını açıkladı. 2 Aralık 1987: İstifalarını genel merkeze verdi. Ancak baskılar üzerine kongreye kadar kararını askıya aldı. 7 Mart 1988: 1. Olağan Büyük Kurultay'da genel başkanlıktan ayrıldı. Yerine Necdet Karababa seçildi. 5 Ocak 1989: Bir yıl sonra yeniden DSP'nin başına geçti. 11 Kasım 1989: Erdal İnönü'nün birleşme çağrılarına Ecevit, "Özal'a Çankaya'ya kadar taşıyan SHP'yi ben bile kurtaramam" diye yanıt verdi. 3 Haziran 1990: DSP, yerel ara seçimlerinde yüzde 5 oy aldı. 19 Ağustos 1990: 13 beldede yapılan yere ara seçimin mutlak galibi DSP, yüzde 32.7'lik oranla en yakın rakibinden iki kat fazla oy aldı. 20 Ekim 1991: 12 Eylül'den sonra ilk kez Zonguldak Milletvekili olarak Meclis'e girdi. 9 Eylül 1992: CHP'nin açılış kurultayı yapıldı, Ecevit yoktu... 27 Mart 1994: Seçimlerde Refah Partisi'nin oy patlaması yapması üzerine "Laik cumhuriyet içimize salınan Truva atlarının tehdidi altındadır" diyerek yeni mücadelesinin de hedefini gösterdi. 21 Kasım 1996: Ani bir kararla Danimarka'ya gitti. 'Gecikmiş balayı'ndayız açıklamasına karşın Ecevit'in sağlık sorunları nedeniyle yurt dışına gittiğine inanıldı. 9 Şubat 1997: 4 Şubat'ta Sincan'da tankların yaptığı geçit resminden sonra, RP dışındaki tüm partilere 'güç birliği' çağrısında bulunarak, bir teknokrat hükümeti kurulmasını önerdi. 30 Haziran 1997: CHP'nin dışarıdan desteğiyle ANAP-DSP ve DTP hükümeti kuruldu. 7 Aralık 1997: Ecevit siyasetteki 40. yılını kutladı. 25 Kasım 1998: Mesut Yılmaz'ın Başkanlığındaki ANAP-DSP-DTP hükümeti Çakıcı ve Türkbank kasetleri nedeniyle gensoruyla düşürüldü. 11 Ocak 1999: Ecevit, 56. DSP azınlık hükümetini kurdu. 18 Nisan 1999: DSP, seçimlerden 21.71 oy oranıyla birinci parti olarak çıktı. 2 Mayıs 1999: Milletvekili yemin törenine türbanıyla gelen Refah Partili Merve Kavakçı'nın Meclis'ten atılmasını isteyen Ecevit, kürsüden "Bu hanıma haddini bildirin" çağrısı yaptı. 7 Mayıs 1999: Ecevit, 57. hükümeti kurmakla görevlendirildi. 8 Mayıs 1999: Koalisyon arayışları çerçevesinde MHP lideri olmak üzere tüm liderlerle görüştü. 15 Mayıs 1999: Rahşan Ecevit, koalisyonun en güçlü adayı MHP'ye yönelik sert açıklamalarda bulundu. 17 Mayıs 1999: Bahçeli, Rahşan Ecevit'in açıklamaları için istediği özür gelmeyince ikinci tur görüşmeler için verdiği randevuyu iptal etti. 22 Mayıs 1999 evreye giren Demirel ve Yılmaz'ın çabalarıyla Bahçeli, koalisyon ortağı olmayı kabul etti.28 Mayıs 1999: 57. DSP-MHP-ANAP hükümeti kuruldu. 29 Eylül 1999: ABD gezisine çıkmadan önce Esenboğa havaalanıda basın açıklaması yapan Ecevit'in "30 Ağustos Zafer Bayramı'nda yurtdışında olacağım" sözleri şok yarattı. Nisan 2000: Hindistan gezisi dönüşünde resmi açıklamalara göre ağır gribal bir enfeksiyon nedeniyle beş gün evinden çıkmadı. 2 Temmuz 2001: Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde uzun süren bir kontrolden geçti. Kulaklarında bir sorun olduğu ve kulaklığının yenilendiği açıklandı. 5 Temmuz 2001: Öldüğü haberleri kulaktan kulağa yayılınca Ecevit bir TV kanalında canlı yayına katılıp, ekonomiyle ilgili bilgi verdi. 28 Şubat 2002: Ecevit, sağlığıyla ilgili spekülasyonlara, partisinin grup toplantısında yanıt verdi. "Bazı çevreler sağlığımla ilgili spekülasyon yapmaktan özel zevk alıyor" dedi. 4 Mayıs 2002: Partisinin grup toplantısına katılan Ecevit, aniden rahatsızlanarak Başkent Üniversitesi Hastanesi'ne kaldırıldı. 5 Mayıs 2002: 26 saat süren gözetimin ardından hastaneden taburcu edildi ve birkaç gün istirahat edeceği açıklandı. 7 Mayıs 2002: Bahçeli ve Yılmaz, hükümet senaryolarına karşı yaptıkları açıklamalarda 'protokole sadığız' dediler. 8 Mayıs 2002: Sezer'le haftalık olağan görüşmesi bu kez Ecevit'in evinde yapıldı. Sezer, 33 dakika süren ziyaretinin ardından Ecevit'in çok iyi olduğunu açıkladı. 22 Mayıs 2004: Halefini ilan etti ve görevi Genel Başkan Yardımcısı Zeki Sezer'e devretti. Karaoğlan Aktif siyaseti bıraktı. 18 Mayıs 2006: Beyin kanaması geçiren Ecevit, GATA'da tedavi altına alındı. 5 Kasım 2006: Yaklaşık 6 aydır tedavi gören ve yoğun bakım altında tutulan Ecevit, solunum yetersizliğine bağlı olarak hayatını kaybetti. |
|
|
|
|
|
#3 |
|
Administrator ![]() Üyelik tarihi: Feb 2007 Yaş: 26
Mesajlar: 17.976
Konular: 9956
Tecrübe Puanı: 100 Rep Puanı: 2562 Rep Derecesi: ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Karaoğlan Efsanesi "Ecevit" denilince aklınıza ilk gelen kelimeyi sorsak, ama hiç düşünmeyecek ve hemen, o anda zihninizde beliriveren ilk şeyi söyleyeceksiniz desek, nasıl cevaplar alırdık? Bu, cevabı hem kolay hem de zor, çetrefil bir soru... Bir kere, bu soruyu sorduğunuz zaman dilimi ve kime sorduğunuz önemli... Soruyu 1940'larda Robert Kolej'de okuyan bir öğrenciye sorduğunuzda cevabı "Bizim Eco" olacaktır. Çünkü kolej yıllarında Ecevit okulun ilk zamanlarındaki çekingenliğinden bir parça sıyrılmış, yakın arkadaşları tarafından "Eco" diye çağrılmaya başlamıştır. Peki ya zamanda bir sıçrama yaparak 1940'lardan 2002'ye gelsek, soru yine Ecevit olsa ve bunu bir gazeteciye sorsak? Hiç şüphe yok ki, muhtemel cevaplardan biri "hasta" olacaktır... Ecevit'in zamandaki bu iki nokta arasında yürüdüğü yol boyunca yaşadığı değişimler, zihnimizde yol açtığı çağrışımları da değiştirmiş, çeşitlendirmiştir. Klasik -belki de klişe- tabirle Türkiye'nin siyasi hayatına damgasını vuran Ecevit, ülkenin kaderinde rol oynayacak aktörlerden biri olarak sahneye çıktığı 1957'den beri toplumun farklı kesimleri tarafından çok çeşitli ifadelerle tanımlandı: "Halkçı Ecevit", "Karaoğlan", "Bir Bölen", "Kıbrıs Fatihi", "Romantik", "Mütevazi"... Bu liste uzayıp gidebilir ancak bu yazının sınırlarını onun "sosyolojik" olarak algılanışı belirlemektedir. Toplum için ne ifade ettiğine bakarken de amacımız siyasi kimliğini değil, kişi olarak ve temsil ettiği değerler bakımından nasıl algılandığını yansıtmak olacaktır. NEDEN KARAOĞLAN? Ecevit için kullanılan ve belki de en akılda kalan tanımlamalardan biridir Karaoğlan... 1973 seçimlerinde CHP'nin seçim kampanyası sırasında ortaya çıkan Karaoğlan'ın hikayesi "Ecevit Olayı" kitabında ( yazarı Kayhan Sağlamer) şöyle anlatılır: Sivas'ın Yıldızeli ilçesinde elinde bastonu iki büklüm bir nine CHP'nin seçim otobüsüne yanaşır. Başında beyaz örtüsü, ayağında lastik pabuçları olan yaşlı kadın "Karaoğlan nirede ha evlatlar, Karaoğlan'ı görmek istiyom" diye sorar ama gazeteciler pek yüz vermez, "İşte orada" diye CHP ilçe merkezini gösterirler. Nine, sessiz ve buruk bir şekilde uzaklaşır. Karaoğlan lakabını önce öenmsemeyen gazeteciler sonra kadının Ecevit'i kastettiğini anlar, birbirlerine anlatırlar. CHP'liler de bu lakabı benimser, seçim kampanyalarının bir parçası olarak kullanmaya başlar. Artık Bülent Ecevit tüm Türkiye'de Karaoğlan olarak anılmaya başlamıştır. Ecevit de kaynağı halk olan bu lakabını çok sever, benimser... Türkiye'de 1970'lerde siyasette bugünkünden farklı olarak kesin sınırlar vardır. İnsanlar politik görüşlerini tıpkı futbol takımı tutar gibi yansıtır, destekledikleri politikacıların posterlerini evlerinin, dükkanlarının duvarlarına asarak "sağcı mı solcu mu" olduklarını gösterir. Ecevit'in Karaoğlan posterleri de o dönemde CHP taraftarlarının duvarlarını süsler. Halk türkülerinde hikayeleri anlatılan kahramanların isimleri andıran "Karaoğlan" lakabıyla Ecevit, halka onlara yakın olduğunu hatta onlardan biri olduğunu bir çırpıda anlatmanın kolay yolunu bulmuş gibidir. Nitekim halk Karaoğlan'ı tuttuğunu sandıkta gösterir ve CHP seçimlerden yüzde 33.3 oy oranıyla birinci parti olarak çıkar. Aslında Ecevit'in halkçı kimliği 1963'te Çalışma Bakanı olarak görev aldığı sıralarda şekillenmeye başlar. Halkın önemli bir bölümünü oluşturan işçilere, özgür sendika hakkı, grevli, toplu sözleşmeli sendikacılık yapma hakkını veren yasalara imza atan Ecevit, halktan yana olduğu mesajını ilk olarak bu icraatlarıyla verir. KIBRIS FATİHİ Ecevit'in yaşlı bir kadından aldığı Karaoğlan ismi, bir yıl sonra başbakanlığı döneminde yaşanan Kıbrıs olayıyla pekişir, Karaoğlan'a bir de Kıbrıs Fatihi eklenir. CHP tek başına iktidar olamadığı için Erbakan'lı MSP'yle koalisyon hükümeti kurar ve Karaoğlan başbakan olur. 1974 yılının Temmuz'unda Kıbrıs'ta Enosis idealinin temsilcisi Sampson'un yönetime gelmesi üzerine Ecevit, Türkiye'nin Kıbrıs'taki çıkarlarını korumak için harekete geçeceğini açıklar. Başbakan, ülkenin bu konudaki tutumunu anlatmak için İngiltere'ye gider ancak İngilizler Türkiye'nin ortak müdahale teklifini reddeder. ABD gelişmeler üzerine devreye girer ve dışişleri bakanlığı temsilcisini Ankara'ya gönderir. Görüşmelerde Türkiye müdahale kararında ısrarlı olduğunu vurgular. Ve sonunda 20 Temmuz 1974'te tarihi Kıbrıs Çıkarması yapılır. Halkın büyük desteğiyle gerçekleşen harekatla ilgili olarak radyoda konuşan Ecevit, amaçlarının savaş değil barış olduğunu söyler ve yalnız Türklere değil Rumlara da barış getirmek üzere Ada'ya gittiklerini belirtir. Harekat sırasında Rumlar Ecevit'i "Sessiz Kurt" olarak tanımlayarak sakin ve barışcıl görünen Ecevit'in kararlılığına adeta övgüyle karışık bir gönderme yaparlar. İngiltere ve ABD'nin harekat yapmama konusunda ikna edemediği Ecevit, tarihi bir karara imza atarak, artık Karaoğlan'ın yanısıra Kıbrıs Fatihi, Mücahit Ecevit olarak da anılmaya başlar. Bu kez "Ecevitçi" evlerin başköşesinde Türk bayraklı Karaoğlan posterleri vardır. MSP ile anlaşmazlıklar yaşayan Ecevit, Kıbrıs zaferiyle esmeye başlayan olumlu rüzgarı kullanmak için erken seçime gitmek ister ve rakipleri tarafından "Kıbrıs'ı sandığa taşımak"la suçlanır. KUYRUKLAR VE ECEVİT "Umudumuz Karaoğlan" sloganlarıyla hükümeti kuran Ecevit, 1974'ün sonbaharında istifa eder. İstifa sonrasında pek çok siyasi gelişme yaşanır ve partiler bir türlü istikrarlı bir hükümet kurmayı beceremez. Artık muhalafette olan Ecevit'in arkasına aldığı Kıbrıs rüzgarı pek de uzun soluklu olmaz. Ecevit muhalefetteyken Demirel'in liderliğinde kurulan 1. Milliyetçi Cephe (MC) hükümetine ağır eleştiriler yöneltir. Demirel'in ve hükümetinin "cephe" ismini seçerek kavgadan yola çıktığını söyler. 1977 seçimlerinde CHP birinci parti olur ama yine hükümeti kuracak sayıya ulaşamaz. Ecevit sonunda bir azınlık hükümeti kurmayı başarır ama halk huzursuz ve tedirgindir. Ecevit'in ikinci kez başbakan olduğu dönemde sağ-sol gruplar arasında yaşanan çatışmaların artmasının yanısıra ülkede ekonomik sıkıntılar iyiden iyiye kendini göstermeye başlar. Benzin sıkıntısı, bakkalların önünde uzayıp giden yağ, şeker kuyrukları Karaoğlan umudunu boşa çıkarmış gibidir. Halk arasında bugün de zaman zaman dile getirilen "Ecevit ne zaman başa geçse ülke kötüye gidiyor" söylentisi yayılmaya başlar. Şüphesiz o günün kötü koşullarından tek başına Ecevit sorumlu değildir ama bu, vatandaşın Ecevit ile kuyruklar arasında bu türden bir ilişki kurmasına engel olmaz. "Halkçı Ecevit" halkın şikayet ettiği isimlerin başında gelir. Bugün 80 sonrasında doğan kuşaklara masal gibi gelen kuyruklar dönemi Ecevit'le (aslında biraz Demirel'le de...) özdeşleşir. TEK ADAM Sonunda 12 Eylül olur. Burada uzun uzun anlatmaya gerek olmayan gelişmelerden sonra Ecevit artık yasaklı bir siyasi figür olarak DSP'nin temellerini atmaya başlar. Tabii eşi Rahşan'la birlikte... Darbe sonrası "misafir edildikleri" Hamzakoy'da Ecevit'ler herşeye sıfırdan başlamaya karar verirler. Ve bugün bile Ecevit'ten sonra neler olacağına dair net bir senaryonun ortaya konamadığı Demokratik Sol Parti'yi kurmak için tek başlarına yola koyulurlar. DSP'nin kuruluş dilekçesi Rahşan Ecevit tarafından 14 Kasım 1985'te verilir. Siyasi yasaklar kalkıp Bülen Ecevit genel başkan olduğunda Rahşan baştan beri yürüttüğü parti işlerine devam eder. Kendi aralarında "hükümet işleri Bülent'in, parti Rahşan'ın" şeklinde yaptıkları işbölümü değişmeden sürüp gider. Ecevit'ler partinin amblemi olarak gök mavisi zemin üzerinde beyaz güvercini seçerler. Barışın simgesi olan beyaz güvercin, Ecevit'in en başından beri taşıdığı insancıl, barışcıl kişilik özelliklerinin de simgesi olur. 1970'li yıllarda giydiği uçuk mavi gömleğiyle meydanlarda kendisini umut olarak gören halka seslenen Ecevit'in yeni partisinin rengi o günlere özlemin bir ifadesidir sanki... O dönemde halk arasında "Ecevit mavisi" olarak anılan gök mavi, 1980'lerin ortasında Türk siyasetinin yeni renkleri arasına girer. Ecevit'ler, kuruluşundan bugüne DSP'nin yönetiminde tek söz sahibidir. Ecevit CHP tecrübesinden sonra partideki hakimiyetin eşi ve kendisinde olduğunun altını çizmek için parti kuruluşunda CHP'deki isimlerden uzak durmaya çalışır, yeni isimlerle yola çıkar. ROMANTİK ŞÖVALYE DSP Eylül 1986'daki ara seçimlerde ilk sınavını verir. Ecevit o dönemde yaptığı bir konuşmada "Beni tek başına romantik şövalye gibi görenler, gelip de şu meydanda görsünler" diyerek, kendisini solu bölmekle ve hayaller peşinde koşmakla suçlayan çevrelere cevap verir. Ecevit bir yandan da artık eski arkadaşlarıyla yollarını ayırdığının altını çizer. Ecevit'in o zaman seçtiği yalnızlık onun kişiliğinin de en önemli özelliklerinden biri olur. Etrafında gerçekten yakın kimsenin olmayışı bir yönüyle eleştirilir belki ama ailesine, yakınlarına çıkar sağlayan politikacılardan yakınan halk, "Ecevit yemez, kimseye de yedirmez" diye formüle ettiği dürüstlüğünü hep takdir eder. BİR BÖLEN ECEVİT Ecevit 1986'daki ara seçimlerden beklediği sonucu alamaz. Seçim sonrası solu bölmekle suçlanan DSP'nin genel başkanı Rahşan Ecevit, diğer sol partilerle birleşmeyi reddeder. Kamuoyunda aile partisi görüntüsü giderek yerleşen DSP'de bazı muhalif sesler parti içinde demokrasi olmadığından yakınmaya başlar. Muhaliflerden Celal Kürkoğlu "Ecevit tanrı değildir. Tanrısal yetkileri de yoktur. Yaptıkları hatadır, hesabını halkımıza ve yargı organlarına verecektir" diyerek Ecevit'in mutlak hakimiyet surlarında gedikler açmaya çalışır. Kamuoyunda ses getiren bu çaba Ecevit'leri pek fazla etkilemez. 1987'deki referandumla siyasi yasağı kalkan Ecevit DSP'nin genel başkanı olur. MÜTEVAZİLİK VE SADELİĞİN SEMBOLÜ Belki de bu noktada artık Ecevit'in genel başkanlığı döneminde Türkiye'de yaşanan siyasi gelişmeleri, seçimleri, solda birlik tarışmalarını, kurduğu koalisyon hükümetlerini, başbakanlığını bir kenara bırakarak onun bir insan olarak ve temsil ettiği değerler açısından nasıl göründüğüne değinmek yerinde olur. Ecevit'in eşiyle birlikte sürdürdüğü günlük hayat tek kelimeyle "sade"dir. 1970'li yıllarda seçim kampanyaları için Anadolu'yu gezen Bülent Ecevit'in yanında parti işlerine koşturan sade giyimli, makyajsız kadını görenler, onun bir parti liderinin eşi olduğuna inanmakta güçlük çeker. Başlangıçta şaşırılan hatta yadırganan bu sadelik zamanla onları en sert şekilde eleştirenlerin bile takdir ettiği olumlu bir özellik olarak algılanır. Siyasetçi-yolsuzluk ilişkisine sıkça rastlanan ülkemizde bir parti lideri ve eşinin siyasi yaşama nasıl başladılarsa öyle sürdürmeyi başarmaları sık sık dile getirilen bir farklılık olarak göze çarpar. Ecevit'in sadeliği giyim tarzında da kendini gösterir. Kışın hiç vazgeçmediği kasketi, tıpkı gök mavisi gömleği gibi Ecevit'in alamet-i farikalarından biri olur. Ecevit kasketi, gençliğini 70'lerde yaşamış kuşağın bir bölümünün gardırobunda yerini alır. Ecevit'in adını verdiği bir başka şey de bıyık şeklidir. 70'li yıllardan beri değişmeyen "Ecevit bıyığı" stili o dönemde yine pek çok genç tarafından taklit edilir. Tatillerini Ankara'da geçiren, başbakanlığı sırasında yerli makam arabasına binmekte ısrar eden (bu yüzden de bazen eleştirilen), yazılarını daktilosunda yazmaktan vazgeçmeyen ve bilgisayarla hiç tanışmayan, kendisini en sert şekilde eleştirenlere bile nezaket kuralları dışına çıkmadan yanıt veren biridir Ecevit'tir... Siyasetçiye çoğu zaman yüklenen "baba" imajı Ecevit için geçerli değildir. Bunun çocuk sahibi olmayışıyla da pek ilgisi yoktur, nitekim Demirel de çocuksuz bir liderdir ama yoktur ama "baba" denilince akla ilk onun adı gelir. Ecevit ise daha farklı bir yerde durur vatandaşın gözünde, en çok bağlanıldığı dönem olan 70'lerde aileden biri değil de Karaoğlan kimliğiyle ve bir tür "kahraman" olarak karşımıza çıkar. Tekrar umut olmaya çalıştığı 1980'lerde, 90'larda ise kahramanlıktan uzaktır artık ama aileden biri olmaya da yakın değildir. Hem zaten onun bir ailesi vardır : Rahşan. Eşi Rahşan, Ecevit'in hayatındaki en önemli isimdir. Uzun bir yolu birlikte yürüyen ikili, her zaman birbirlerini tamamlayan, uyumlu bir çift olarak görünür. Parti ve ev işlerini kimseye bırakmayan Rahşan Hanım'ın Ecevit'in üzerinde çok büyük etkisi olduğu aşikardır hatta bu etki zaman zaman aslında her konuda son kararı Rahşan Hanım'ın verdiği izlenimini bile yaratır. Kendilerini ülkelerine adadıklarını her fırsatta dile getiren çiftin birbirlerine de özel bir düşkünlükleri vardır. Ecevit hapse girdiği yıllarda, umutsuzluğa kapılan Rahşan Hanım'ı mektup ve şiirleriyle cesaretlendirir. Rahşan Hanım da özellikle son bir iki yıldır artan Ecevit'in sağlık durumuyla ilgili eleştirileri göğüsler, "ona çok iyi baktığını" söyler. HASTA ECEVİT Ecevit'in siyasi hayatı, son dönemde giderek artan sağlık problemleri nedeniyle tartışılır hale gelir ve "artık çekilmeli" diyen sesler çoğalır. "Ülkenin içinde bulunduğu koşullar gereği çekilemem" diyen Ecevit aslında geçmişte siyaset dışı hayata duyduğu özlemi dile getiren ilginç bir şiire imzasını atmıştır. 1964 tarihli eşi Rahşan'a yazdığı "Yapamadığımız" adlı şiirde, "evrenin derdini kapını dışında bırakmanın, Rahşan Hanım yün örerken karşısında polisiye roman okumanın" özlemini anlatır. O dönemdeki dileği "vaktinde ve rahat uyuyabilmektir" ancak geçen yıllar Ecevit'e bu özlemi unutturmuş, yoğun siyaset gündemi de rahat uykulara pek izin vermemiştir. * Yararlanılan Kaynak: Bir Karaoğlan Hikayesi: Bülent Ecevit - Süleyman Kurt (Birey Yayıncılık) 2002 |
|
|
|
|
|
#4 |
|
Administrator ![]() Üyelik tarihi: Feb 2007 Yaş: 26
Mesajlar: 17.976
Konular: 9956
Tecrübe Puanı: 100 Rep Puanı: 2562 Rep Derecesi: ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Nazan MENGÜ "Siyasette güçlü olabilmek, kişiliğini yitirmemek, yengiyle başı dönmeyecek, yenilgiyle de yıkılmayacak kadar az bağımlı olunmalıdır siyasete" diyen Bülent Ecevit, sadece bir siyaset adamı değildi. Yüzlerce şiire imza atmış bir şair. Eliot, Tagore ve Ezra Pound'un eserlerini dilimize kazandıran bir çevirmen. Mozart'tan, klasik Türk müziğine, notaların büyülü dünyasında gezinmekten keyif alıyordu. Bir tabloyu ya da bir yontuyu saatler boyu heyecan duyarak izliyordu. Bütün bu iktidar mücadelelerinin yanı sıra onu yakından tanıyanların deyimiyle "Ressam annesi Nazlı Hanım'ın zarif, ince ruhlu oğlu o" BAŞBAKANDAN ŞAİR OLMAZ "Bir bardak çay, bir yaprak kağıt, bir kurşun kalem ve şiir kitabı... İşte Bülent'in en sadık arkadaşları... " Robert Kolej'den sınıf arkadaşı Dimitri Andriadis, öğrenci Bülent Ecevit'i işte bu cümlelerle anlatıyor. Spor ya da matematikle arası pek iyi olmayan bu edebiyat tutkunu, sakin ve zarif genç, belki de siyasete girmemiş olsaydı, ülkenin önde gelen şair ve çevirmenlerinden biri olarak anımsanacaktı. Ama dedesi ve babasının da etkisiyle siyasete yöneldiği hatırlanınca; ister istemez arkadaşı Can Yücel'in o sözünü sakınmayan üslubuyla yaptığı eleştiri geliyor akla: "Başbakandan şair olmaz/ İyi şair başbakan olmaz..." Genç Ecevit'in, sadece edebiyata değil sanatın diğer dallarına olan tutkusunun kaynağı, Sanayi-i Nefise Mektebi mezunu olan (bugünkü Güzel Sanatlar Fakültesi) annesi ressam Nazlı Ecevit. Tıpkı annesi gibi çocukluğundan beri resim yapan ve şiir yazan Ecevit, eşi Rahşan Hanım'ı da Robert Kolej'de bir resim yarışması sırasında tanır zaten. Her ne kadar yaşamını siyaset üzerine kursa da sanat tutkusundan asla vazgeçmez. Evlendikten sonra Rahşan Hanım'la birlikte İngiltere'ye giden Bülent Ecevit, Londra Üniversitesi'ne kaydını yaptırır, aynı zamanda Basın Ataşeliği'nde de çalışmaya başlar. Bu arada da çift, 80 sterlinlik maaşlarının büyük bölümünü müze, galeri, tiyatro, sinema ve kitabevlerine yatırınca ekonomik güçlüklerle karşılaşır. İLKOKUL'DA ATATÜRK İÇİN ŞİİR YAZDI Beşiktaş Valideçeşme'deki Pembe Köşk'te 28 Mayıs 1925 günü, ressam Nazlı Ecevit ile Adli Tıp Doktoru Fahri Ecevit'in tek çocuğu olarak doğar Bülent Ecevit. Küçük Bülent henüz 1 yaşındayken de aile Ankara'ya yerleşir. Baba Ecevit, Ankara Hukuk Fakültesi'nde Adli Tıp Profesörü olur, aynı zamanda Jandarma Meslek Mektebi ile Polis Enstitüsü'nde derslere de girmeye başlar. Politikayla yakından ilgilenen Fahri Ecevit, CHP'ye de üye olur. Ailenin İstanbul'dan Ankara'ya taşınmasından sonra yıllar geçer. Nazlı ve Fahri Ecevit'in tek çocuğu Bülent, ilkokul çağına gelmiştir. 1931 yılında, Ankara Mimar Sinan İlkokulu'na başlar. İşte Bülent Ecevit'in edebiyata özellikle de şiire olan ilgisi daha bu yıllarda ortaya çıkar. İlk şiirini henüz ilkokula başladığı yıl yazar Ecevit. "Atatürk" adını verdiği bu şiiri okul müsamerelerinde, anma törenlerinde okur. Kendi deyimiyle "şiirden sonra aldığı alkışlar çok hoşuna gider" küçük Bülent'in. En az şiir kadar sevdiği başka bir şey daha vardır Bülent Ecevit'in: Adapazarı'nda Alay Komutanı olan dedesi Albay Mehmet Emin Bey'in yanına gidip ata binmek. Bülent Ecevit, 1936 yılında ilkokuldan mezun olur. Ailesi onun daha iyi bir okulda öğrenim görmesini ister, ancak mali güçleri Ankara Erkek Lisesi'nin orta bölümüne kaydettirmeye yetecektir o anda. Genç Bülent, bu okula bir yıl devam eder. Ardından ailesinin ekonomik durumunda bir rahatlama olunca, daha iyi bir eğitim alması için İstanbul'a gönderilir. Robert Kolej'e kaydını yaptırır genç Bülent. İngilizcesi yeterli düzeyde olduğu için iki yıl olan hazırlık sınıfını bir yılda geçer. BİR BARDAK DEMLİ, ŞEKERSİZ ÇAY Bu arada ailesinin, doğal olarak da ülkenin ekonomik gerçekleriyle bir kez daha yüzleşir genç Bülent. Yatılı okumak çok pahalıdır. Bu yüzden Madam Lusi'nin evine pansiyoner olarak yerleşir. Kaldığı bu rutubetli küçücük oda için 50 lira kira öder genç Bülent. Daha sonra da edebiyat hocası Feridun Nigar'ın Rumelihisarı sırtlarındaki Boğaz manzaralı üç katlı ahşap yalısına yerleşir, üstelik de 25 lira kirayla. Bülent Ecevit'in, demli şekersiz çay içme alışkanlığı, mumum titrek ışığında şiirler yazdığı bu yıllara dayanır. Şeker sevmediğinden değil, İkinci Dünya Savaşı'nın zor koşullarında karneyle bile şeker bulmak zor olduğundan bunu tercih eder Ecevit. Çevresinde, "zarif bir genç" olarak tanınan Bülent Ecevit, bir yandan edebiyat ve resimle uğraşırken bir yandan da okuluna devam eder. Dersleri aksatmaz. Ama öyle dikkati çekecek bir başarısı da yoktur. Öğretmenlerinin deyimiyle "ne iyi, ne kötü bir öğrencidir." Sürekli okur. Edebiyat her zamanki gibi en büyük tutkusudur. Tercüme de ikincisi. Ama, diğer notları, özellikle de matematik ve fizik, pek iyi değildir genç Bülent'in. Okul yaşamı boyunca tam bir "sanatçı" gibidir Bülent Ecevit. Herhangi biriyle, değil yumruk yumruğa kavga etmek, yüksek sesle tartıştığı bile seyrek görülür. Çok sinirlendiği zaman sağ gözü iradesi dışında hızla açılıp kapanır. İleriki yıllarda siyaset alanında zorluklarla karşılaşıldığı zaman da görüleceği gibi. O yıllarda, sigara içmeyen, kızlı erkekli partilerden uzak duran, şiir ve tercümelerle renklendirdiği dünyasında yaşayan bir gençtir Bülent. Esmerliği nedeniyle önce 'Hacı' sonra da 'Eco' diye çağrılan genç Bülent, 1941 yılında henüz lise öğrencisiyken Tagore'un "Gitanjali" adlı şiirini çevirir. Bu çeviri, Ahmet Sait Basımevi tarafından yayınlanır. Bundan iki yıl sonra, 1943'te Atatürk büstünün açılışında Mustafa Kemal için yazdığı şiiri okur genç Bülent. Aynı yıl Tagore'un "Avare Kuşları"nı da dilimize çevirir. Bülent Ecevit edebiyat dünyasına "Hep bu Topraklar" adlı dergideki şiirleriyle girer. Tagore'un yanısıra T.S. Elliot'dan da çeviriler yapar. Ecevit'in edebiyat tutkusu onu Robert Koleji'nin edebiyat dergisi "İzlerimiz"in baş yazarlığına kadar getirir. MAVİ İLE BAŞLAYAN AŞK Bu arada Bülent Ecevit'in babası Fahri Ecevit, CHP'nin milletvekili adayı olarak Kastamonu'dan genel seçimlere girer ve kazanır. Artık milletvekili oğludur genç Bülent. İşin aslı babasıyla arası çok da iyi değildir Bülent'in. Sürekli içmesine, küfürlü konuşmasına kızar. Hırslı ve tuttuğunu koparmaya alışkın babasının değil, sakin ve dingin sanatçı annesinin oğludur o. "İzlerimiz" dergisinde başyazarlık yaptığı 1943- 44 yılları genç Bülent'in hayatında bir dönüm noktası olur. Derginin düzenlediği resim yarışmasında Rahşan Aral ile tanışır. Genç Rahşan, Bülent Ecevit'in annesi Nazlı Hanım'ın Ankara Kız Lisesi'nden de öğrencisidir. Rahşan Aral, derginin düzenlediği yarışmada, "Cebeci" adlı resmiyle birinci seçilir. Bülent'in en sevdiği renk mavidir. Genç Rahşan da birincilik ödülü kazanan resminde maviyi ağırlıklı olarak kullanmıştır. Sözün kısası genç Rahşan, ilk olarak "mavi" renk ile dikkatini çeker Ecevit'in. "Mavi" renk tutkunu iki genç, Rahşan ve Bülent, Robert Koleji'nin kız bölümü ile ortak olarak sahneye konulacak olan "Doktor Faust" adlı eserin provalarında karşılaşırlar. Bülent, Rahşan'ı ilk kez yakın arkadaşı Altemur Kılıç'ın yanında görmüştür. Çok heyecanlanır. Altemur'a onunla tanışmak istediğini söyler. Okul arkadaşlarıyla birlikte gittikleri piknikte birbirlerine aşık olduklarını anlarlar. Genç Rahşan Aral'ın babası Namık Zeki Aral, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde hocadır, aynı zamanda "Ulus", "Yeni Ulus" ve "Halkçı" gazetelerinin de yazarlarından. 1944 yılında Rahşan ile Bülent liseden mezun olup, Ankara'ya ailelerinin yanına dönerler. Bülent Ecevit babasının isteği üzerine Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kayıt yaptırır. Ama sadece üç ay okur burada. Daha sonra Basın-Yayın Genel Müdürlüğü'nde tercüman olarak çalışmaya başlar. Bu arada Hukuk Fakültesi'ni bırakıp İngiliz Filolojisi'ne kaydını yaptırır. MAAŞININ ÇOĞUNU MÜZELERE, TİYATROLARA YATIRDI Basın-Yayın Genel Müdürlüğü'ndeki Nuri Eren, Londra Basın Ataşeliği'ne tayin edilince kendisiyle birlikte gelmesini teklif eder. Bu arada, Rahşan Aral, Amerikan Haberler Merkezi (USİS)'inde çalışmaya başlar. Rahşan ve Bülent, 1946 yılının 22 Ağustos'unda saat 16:00'ta çocuk Esirgeme Kurumu Salonu'nda yapılan sade nikahla evlenip Londra'ya giderler. Bülent Ecevit, Londra Üniversitesi'ne kaydını yaptırır. Londra Basın Ataşeliği'nde göreve başlar. İngiltere günleri ekonomik olarak sıkıntılı geçer Ecevit çiftinin. O dönemde 80 sterlin maaş alan Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Hanım, maaşlarının büyük bölümünü sanat etkinliklerini izlemek için harcarlar. Tate ya da National Art Gallery'ye gidip ünlü tabloları saatlerce seyrederler. Charring Cross Road'daki kitapçıların müdavimi olurlar. O dönem Londra'da sahnelenen hemen hemen bütün oyunları izlerler. Bu sanat aşkı Ecevit çiftinin bütçesini epey sarsar. Bir süre sonra yiyecek almak için para bulmakta bile zorlanmaya başlarlar. İşte bu dönemde yaşanan sıkıntılar Rahşan Hanım'ın sinirlerinin bozulmasına neden olur. Bu olup bitenler Bülent Ecevit'i de etkiler. Sigara ve içkiye başlar. Neyse ki Ecevit çiftinin ekonomik krizi uzun sürmez. Bir süre sonra Bülent Ecevit, Londra Üniversitesi'nde önce "Sankskrit ve Bengal" dillerine devam eder daha sonra da sanat tarihi derslerine. Sonuçta iki okulu da bitirmez Ecevit. GAZETECİ ECEVİT 1949 yılında Ecevit çiftinin yaşamı da değişir. CHP Hükümeti'nin Başbakan Yardımcısı olan Nihat Erim'in yardımıyla Bülent Ecevit partinin yayın organı oyan Ulus Gazetesi'nde çalışmaya başlar. Ecevit'in gazetecilik mesleğindeki ilk görevi çok sevdiği tercüme işiyle örtüşür. Associated Press Ajansı'ndan gelen haberleri Türkçe'ye çevirir Ecevit. Ulus gazetesinde; tercümanlığın yanı sıra sekreter yardımcılığı da yapar. Bir ara CHP'nin sol kanadında bulunan gazeteci Mehmet Barlas'ın babası Sait Barlas'ın, Pazar Postası'nda sanat eleştirileri yazar. Pazar Postası'nın mizah sayfası "Ciddiyet"i o dönemdeki en yakın arkadaşı Çetin Altan'la birlikte hazırlar. Bu arada Rahşan Hanım'da eşi gibi gazetecilik mesleğine girer. Bülent Bey, "Ulus" gazetesinde çalışırken Rahşan Hanım da Altemur Kılıç'ın çıkardığı haftalık siyasi dergi "Devir"de çalışır. Gazeteci Bülent Ecevit, Türkiye'ye döndükten 9 ay sonra, İngiltere Dışişleri Bakanlığı'ndan davet alarak tekrar bu ülkeye gider ve 12 gün kalır. Bu gezisinde "Avrupa Sosyalizmi"ni inceler. Bülent Ecevit bu arada Balgat'ta Genelkurmay Haber Başkanlığı Protokol Şubesi'nde 32. Dönem Asteğmen olarak vatani görevini yapar. Bu arada Bülent Ecevit'in gazetecilik mesleğine profesyonel olarak adım attığı "Ulus" gazetesi kapanır. Ecevit bu kez Halkçı gazetesinde dış politika ağırlıklı yazılar yazmaya başlar. Bülent Ecevit bütün bu sanat tutkusuna ve gazeteciliği de çok sevmesine karşın, aile geleneğini bozmayıp politikayla ilgilenmeye başlar. Babasının yaşama veda ettiği 1954 yılında, Amerikan Haberler Merkezi (USİS) in davetlisi olarak Amerika'ya gider Ecevit. Halkçı gazetesine buradan da yazılar göndermeye başlar. "Amerika Mektupları" adlı köşede yazılarını sürdürür. ABD'de aldığı 3 aylık gazetecilik kursundan sonra da Boston'a gider Ecevit. Harvard Üniversitesi'nin Ortadoğu Enstitüsü'nde Ortadoğu bölgesi üzerine çalışmalar yapar. Bu dönemde Bülent Ecevit vaktinin çoğunu kütüphanelerde geçirir. Türkiye'ye döndükten sonra da değişen yönetimle birlikte isimleri de değişen "Yeni Ulus", "Halkçı" gibi gazeteleri çıkarır. Ecevit artık yazı işleri müdürüdür. 1955 yılında NATO'nun davetlisi olarak Kanada'ya gider Ecevit. Bu arada da sürekli açılıp kapanan "Ulus" gazetesinde yazılarını sürdürür. İki yıl sonra Rockefeller Vakfı'nın bursuyla yeniden Amerika'ya gider Ecevit. Massachusetts eyaletinin üniversite kasabası Cambridge'de, Harvard Üniversitesi'nde "Osmanlı Siyasi Tarihi" üzerine inceleme yapar. Uluslararası Basın Enstitüsü (UPİ)'nin New York'da "Birleşmiş Milletler" konulu seminerine Türk temsilcisi olarak katılır Ecevit. Türkiye'de seçim atmosferi vardır artık. İşte bu sırada Ecevit'in belki de hayatının akışını değiştiren olay meydana geldi. Kaldığı pansiyona gelen telgraf, CHP'nin, Bülent Ecevit'i Ankara'dan milletvekili adayı göstermiştir. Seçime 1 aydan az bir zaman kala Ecevit Türkiye'ye döner. Zaten seçimlere 27 gün kala gelmişti. 27 Ekim 1957 yılında Ankara'dan CHP adayı olarak seçimlere katılır. Ecevit artık milletvekilidir. ŞİİR BENİM KİŞİSEL EYLEMİM "Benim için şiir yazmak- özellikle siyasete girdiğimden beri- bir iletişim aracı, bir düşünce açıklama yolu değil, bir düşünme yöntemidir." Başbakan Bülent Ecevit, 1976 yılında yayınlanan Şiirler adlı kitabının önsözünde ye alan 'Niçin Şiir' başlıklı yazısına böyle başlıyor. Ecevit için şiir " topluma mesaj vermek için kullandığı bir yöntem değil." İngiliz şair A.E. Houseman 'ın "şiir söylenen şey değildir" sözünden yola çıkarak şiiri " düşünülen şey değil düşünüş biçimi " olarak tanımlıyor Ecevit. Ve devam ediyor: " Topluma bir bildirim olacaksa bunun için şiirden yararlanmam. Yine de yazdığım şiirlerde bir bildiri bulunabilir. Ama çoğu kez ben de o bildiriyi şiirden öğrenirim veya çıkarmaya çalışırım. Topluma bildiride bulunmak için şiir yazanları eleştirmiyorum. Kimi ozanların topluma insanlığa büyük katkıları olur o yoldan. Ama şiir ille bunun için yazılmalı diyen olursa buna katılamam. Ben yapabildiğim kadar toplumsal görevimi siyasal eylem yoluyla yapıyorum. Siyasal açıklamalarımla yapıyorum. Doğrudan yapıyorum. Şiir benim özel eylemim." Bülent Ecevit, "insanın iç özgürlüğe kavuşmasını sağlayan etkili yollardan biri" olarak tanımladığı şiirle ilişkisini, siyaset yaşamının bütün yoğunluğuna karşın kesmedi. Her zaman Türkiye'nin "şair siyasetçisi' olarak kaldı. Ecevit 1998 yılında henüz Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde El ele Büyüttük Sevgiyi adlı kitabı yayınlandı. Bu dönemde yaptığı bir söyleşide de şiirle ilişkisini, hangi şairlerden etkilendiğini anlattı. İşte bu söyleşiden bazı bölümler: Beni en çok etkileyenler genellikle Türk halk şairleri oldu. Bir kere Osmanlı'ya karşın, Osmanlı dönemine karşın, Türk dilini yaşatmışlar, Türk dilinin olanaklarını çok iyi değerlendirmişler. Osmanlı'da felsefe yok. Fatih'ten sonra İslam'da, İslam aleminde maalesef bir felsefe yok. Bizim özellikle Tasavvuf ağırlıklı Halk Şiiri'nde bir felsefi temel var. Bugün Divan Şiiri'ni sık sık sözlüğe bakmadan anlayabilme olanağımız yok, fakat 12'inci, 13'üncü, 14'üncü yüzyılda üretilmiş halk şiirlerini ister Yunus Emre olsun, ister Hatayi olsun, ister Aşık Paşa olsun bugün yazılmış gibi aşağı yukarı anlayabiliyoruz. Fakat en çok Türkçe'yi kullanış biçimleri beni etkiledi. Halk şairleri, halkın zevkinin gelişmesine ve bilinçlenmesine çok büyük katkıda bulunmuşlar. Onun dışında, bu yüzyılın başlarında Türk şiirinin gelişmesine çok büyük katkıda bulunmuş ozanlar var. En başta tabii Nazım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca. Bir de epik şiir, epik denebilecek şiir yazmaya başladığımdan beri Homeros'tan yararlandım. Yeni şiir kitabınızda sizi etkileyen Brancusi'nin Altın Kuş, Sonsuz Sütun heykelinin, Monet'nin Buzların Çözülüşü tablosunun fotoğrafları ve şiiri var. Heykeltıraş Brancusi'nin Boşluktaki Kuş ve ressam Monet'nin Buzların Çözülüşü adlı tabloları beni çok etkiledi. Brancusi'nin beni en çok etkileyen özelliği, heykelde, yani yontuda soyutlamayı en son sınırlarına götürmesine rağmen, özünde doğadan hiçbir zaman kopmamış olması. Romanya'da yaşadığı şehirden sonra, Paris'e gitmiş. Son heykellerinin esin kaynağı olarak yüzyıllardır ırmağın, suyun yonttuğu taşlardan esinlenmiş. O taşları toplamış, doğayı soyutlarken, doğanın özüne varmış. Ve bir de bir mistik tarafı var, deyim yerinde ise bizim tasavvuf anlayışımıza varan her şeyi tekliğe indirgemiş. Monet de soyut doğa resminin sınırlarını aşmış. Ben Rahşan'ın zevkine çok güvenirim, o bir nevi halktır benim için. Şiirlerimi bitirince ona gösteririm, o bana, burası oturmamış gibi yorumlar yapar, ben de bazen aylarca düzeltmek için uğraşırım. Tagore'un yanısıra T.S. Eliot'un Kokteyl Parti ve Four Quartet adlı şiirlerinden bazı bölümleri de Türkçe'ye çevirdim. Eliot, Dylan Thomas ile birlikte en sevdiğim yabancı şiirlerden. Tagore ile tanışma Bülent Ecevit'in Hint edebiyatına gençlik yıllarından beri büyük ilgisi vardı. Bu ülkenin ilgi çekici edebiyatı ile ilk olarak 16 yaşındayken babasının elinde gördüğü Rabindranath Tagore'un "Bahçıvan" adlı kitabı sayesinde tanıştı. Kitabı okuyan Ecevit'in dünyaya bakışı bir anda değişti ve Hint felsefesinin büyüsüne kapıldı. Ardından Tagore'un "Postane" adlı oyununu okuyan Ecevit, Hint kültürüne daha da yakınlaştı. Ecevit, 1946'da Londra Büyükelçiliği'nin Basın Ateşeliği'nde mahalli katip olarak çalışırken, Bengalce ve Sanskritçe öğrenmek için London School Of Oriental and African Studies'de ders almaya başladı. Tagore'un Gitanjali (Nefesler) ve Avare Kuşlar adlı eserlerini Türkçe'ye çeviren Ecevit, bu mistik Hint ozan ve filozofu ile "tanışmasını" şöyle anlatıyordu : "Henüz onaltı yaşında bir lise öğrencisiyken, bir gün anne ve babamı bir kitabı büyük bir dikkatle okurlarken gördüm ve kitabın konusunu sordum. Bana, bir Hint ozanının şiir demetinin Türkçe çevirisi olduğunu söylediler. Şiire olan ilgimi bildiklerinden benim de okumamı önerdiler. Kıtap, Rabindranath Tagore'un "Bahçıvan" adlı eseriydi.. Kendi deyşimiyle "okuduklarından büyülenmiş halde Tagore'un diğer eserlerini de aramaya başladı Ecevit. Önce Gitanjali'nin İngilizcesini buldu. Bu eseri okudu ve birkaç hafta sonra da Türkçe'ye çevirdi. Ardından da Avare Kuşlar'ı. Sonra da Tagore'un ana dilini Sanskritce ve Bengalce'yi öğrenmeye karar verdi. Ecevıt, Tagore ve onun sayesinde tanıdığı Hint kültürüne olan sevgisini anlatmayı şöyle sürdürüyor: "Çalışmalarım nedeniyle çok istediğim halde bu dili istediğim biçimde öğrenmeyi sürdüremedim. Ama kısa zaman zarfında, Sanskrit'in mükemmel estetiğini hayranlıkla izlemek ve Tagore'un şiirlerinin orijinal Bengal dilindeki tadını almak fırsatını da bulmuş oldum. Ecevit, soylu bir ailenin 14 çocuğundan biri olan Tagore, 1913'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülen iki yıl sonra da İngiltere tarafından verilen 'Sir' unvanını reddeden bu Hintli ozanın en çok Tanrı ve doğa sevgisinden etkilendiğini söylüyor. aldı. 1915 yılında İngiltere kendisine "sir" unvanı verildi ancak Tagore bunu reddetti. "Onun şiiri aynı zamanda Tanrı sevgisinin ve Tanrı önünde duyulan tevazuun içten ifadelerini oluştururken, Tanrı'nın da bu sevgi ve başeğmeye, Yaradan'ın her şeye kadir gücüne yaraşır bir yüksek gönüllülükle karşılık vereceğine olan inancı yansıtmaktadır. " Bülent Ecevit'in çevirisiyle Rabindranath Tagore'un Avare Kuşlar'ından bölümler "Avare yaz kuşları şarkılarını söylemek ve uçup gitmek üzere pencereme konarlar. Ve şarkısı olmayan güz yaprakları çırpınırlar ve bir iç çekişle oracığa düşerler. "Kadın, sen ev işlerini görürken kolların yücelerde ve çakıl taşları arasında akan bir ırmak gibi şarkı söyler." "Bugün güneş içindeki dünya banha unutulmuş bir dilden eski yşarkıları yün eğiren bir kadın gibi mırıldanıyor," "Karanlık gece! Senin güzelliğini, ışığı söndürdüğü zaman sevgili kadının güzelliğini duyduğum gibi duyarım" "Senin gülümsemen kendi bahçelerinin çiçeğiydi, konuşman, kendi dağ çamlarının hışırtısıydı, fakat kalbin hepimizin bildiği kadın" "Zirveye tırmandım ve şöhretin tatsız ve çıplak yüksekliğinde bir barınacak yer bulamadım. Yol gösterenim sen henüz aydınlık sona ermeden beni hayat hasadının "altından akıl" haline geldiği sessizlik vadisine götür. " Rabindranath Tagore'un 1961 yılında Bülent Ecevit çevirisiyle Hilmi Kitabevi tarafından yayınlanan Avare Kuşlar adlı kitabından alınmıştır. Uçan Daire ve Aydaki Adam Arnavutça'da Başbakan Bülent Ecevit'in bazı şiirleri çeşitli yabancı dillere de çevrildi. Ecevit'in Makedonca'ya aktarılan 13 şiiri Arnavut şair Resul Şabani tarafından Arnavutça'ya çevrilerek ''Yankı-Yehona'' adlı dergide yayınladı. Bunlar arasında Ecevit'in 1953 yılında yazdığı Uçan Daireler ile 1975 yılında kaleme aldığı Aydaki Adam da bulunuyor. Uçan Daire Bu sonsuz gök Bizden midir değil midir Bu yıldızlar Canlı mıdır cansız mı Dostlar olmalıdır Bu göğün içinde Düşman olmalı Canlıysa bu yıldızlar Toprağında can olmalı Nefes alınmalıdır Yaşanıp ölünmeli İnsan bu göğün boşluğuna dayanmaz Bir koca göğün içinde Bir ufacık dünyada yapayalnız Bir avuç insanla yaşanmaz Can olmalıdır göğün Yıldızlarında can Bize benzer veya benzemez Dost veya düşman Gelmeliler dünyamıza İçmeliler suyumuzdan'' 1975 tarihli Aydaki Adam da ise şöyle sesleniyor Ecevit: Aya giden adamlar Kovdular aydaki adamı Aya giden adamların ayak izinden Aydaki adam gelecek yine bir gün İnecek yine geceleyin aydan Aydınlatacak yine uykumu Ecevit'in dizeleri Binyılın Şiiri'nde Başbakan Bülent Ecevit, Hürriyet Gösteri Dergisi'nin Ocak- Şubat 2000 sayısı için gerçekleştirilen Binyıl Şiiri projesine de dizeleriyle katkıda bulundu. Hikmet Altınkaynak'ın koordinatörlüğünde gerçekleşen bu projeye aralarında Melih Cevdet Anday, Arif Damar, Talat Halman, Hilmi Yavuz, Ataol Behramoğlu, İlhan Berk, Kemal Özer, Ataol Behramoğlu, Bülent Ecevit, Mehmet Başaran, Ahmet Oktay gibi Türk şiirinin önde gelen isimlerinin de olduğu 42 şair sırayla yeni binyılı dizelerinde yorumladılar. İŞTE ECEVİT'İN DİZELERİ Usta şair Melih Cevdet Anday'ın "Yarın günlerden ağustosböceği" dizesiyle başlayan şiirde Ecevit'in de şu dizeleri yeralıyor: "Bir görünmez duvar indi Bilmeden aştığımız çizgiye Öncesi dumanlar içinde" Ecevit'in şiiri anıtlaştı Başbakan Ecevit'in Çanakkale Destanı'nı anlatan duygusal mısraları, artık Kabatepe Müzesi'nin girişindeki granit panolarda yaşayacak. Orman Bakanlığı, Başbakan Bülent Ecevit'in Çanakkale Destanı'nı anlatan şiirini, Kabatepe Müzesi'nin girişindeki granit panolara asarak, ölümsüzleştirdi. Başbakan Ecevit'in kaleme aldığı 'Bir Savaş Ardı Destanı' adlı şiiri, granit üzerine serigrafi baskı kullanılarak pano haline getirildi. Türkçe ve İngilizce olarak hazırlanan bu panolar, Kabatepe Müzesi ve Simge Anıtı'nın bulunduğu yerin sağ ve sol kısmına asıldı. Milli Parklar ve Av Yaban Hayatı Genel Müdürlüğü tarafından 33 milli parkın tanıtımı için hazırlanan CD'de de Başbakan Ecevit'in şiiri kendi sesinden verildi. Bu CD'de ayrıca Ruhi Su'nun kendi sesinden Çanakkale Destanı'nı anlatan 'Çanakkale içinde aynalı çarşı' adlı anonim türkü de bulunuyor. Bir Savaş Ardı Destanı 'Söyle arkadaşım' dedi Anadolulu Mehmet yanıbaşındaki Anzak erine, 'Nerelerden kopup gelmişsin Neden çökmüş bu mahzunluk üzerine?' 'Dünyanın öbür ucundan' dedi gencecik Anzak, 'Öyle yazmışlar mezar taşıma doğduğum yerler öylesine uzak, örtündüğüm topraksa gurbet bana.' 'Dert edinme arkadaşım' dedi Mehmet. 'Değil mi ki bizlerle birleşti kaderin, değil mi ki yurdumuzun koynundasın ilelebet sen de artık bizdensin. Sen de bencileyin bir Mehmet.' Aramızda bir 'Mavi Büyü' Başbakan Bülent Ecevit'in 52 yıl önce Londra'da basın ataşeliğinde görevliyken yazdığı "Türk-Yunan Şiiri", çağdaş besteci Muammer Sun tarafından şarkı sözü olarak kullanılarak "Mavi Büyü" adıyla bestelendi. Orkestra eşliğinde soprano ve tenor için yazılan eserin ilk olarak Bursa'daki Türk-Yunan Dostluk Konseri'nde seslendirildi. İşte Ecevit'in bestelenen Türk- Yunan Şiiri Sıla derdine düşünce anlarsın Yunanlıyla kardeş olduğunu Bir Rum şarkısı duyunca gör Gurbet elde İstanbul çocuğunu Türkçenin ferah gönlünce küfretmişiz Olmuşuz kanlı bıçaklı Yine de bir sevgidir içimizde Böyle barış günlerine saklı Bir soyun kanı olmasın varsın Damarlarımızda akan Içimizde şu deli rüzgár Bir havadan Bu yağmurla cömert Bu güneşle sıcak Gönlümüzden bahar dolusu kopan Iyilikler kucak kucak Bu sudan bu tattandır ikimizde de günah Bütün içkiler gibi zararı kadar leziz Bir iklimin meyvesinden sızdırılmış Bir içkidir kötülüklerimiz Aramızda bir mavi büyü Bir sıcak deniz Kıyılarımızda birbirinden güzel Iki milletiz Bizimle dirilecek bir gün Egenin altın çağı Yanıp yarının ateşinden Eskinin ocağı Önce bir kahkaha çalınır kulağına Sonra rum şiveli Türkçeler O Boğaz'dan söz eder Sen rakıyı hatırlarsın Yunanlıyla kardeş olduğunu Sıla derdine düşünce anlarsın. 1947 Londra MECLİS TUTANAKLARINDAKİ DİZELER Demokratik Sol Partili milletvekilleri Bülent Ecevit'e hayranlıklarını her fırsatta dile getiriyor. Milletvekilleri Ecevit'in Uyum adlı şiirini TBMM tutanaklarına da geçirdiler. İşte Bülent Ecevit'in TBMM tutanaklarına geçen şiiri Uyum Boşluğa bulut, buluta yağmur Yağmura toprak, ne güzel uymuş Gündüze güneş, güneşe tarla Tarlaya başak ne güzel uymuş Başağa buğday, buğdaya insan İnsana emek ne güzel uymuş Emeğe eylem, eyleme ürek Yüreğe sevgi ne güzel uymuş TAKALAR GEÇİYOR ALLI YEŞİLLİ Bülent Ecevit'in Takalar adlı şiiri de Modern Folk Üçlüsü tarafından bestelenmişti. Ecevit henüz DSP Genel Başkanı olduğu dönemde bu şiirini, Fuat Saka'nın "Lazutlar 2" albümünde yer alan "Alaca Katu Mota" parçasının müziği eşliğinde 'okumuştu'. Bu albümde Ecevit'in adı 'konuk sanatçı' olarak geçiyordu. İşte, özellikle 1970'li yıllarda dillerden düşmeyen şiir: takalar geçiyor allı yeşilli takalar geçiyor dümenleri lazlı takalar geçiyor en nazlı yelkenlilerden de güzel güvenli sularda işsiz dönenen gezi yelkenlilerinden çok duyarak denizi takalar geçiyor enginlere yamalı göğsünü gere gere takalar geçiyor yükle yürekle takalar geçiyor emekle dolu günlük güneşlik kıyılardan kopmuş denizlerde anadolu kıyılar kadın olmuş açılır gider erkeği takalar takalar toprağın denizde çarpan yüreği Şiirlerinden Seçmeler Beyaz Derililer Kızıldan sarıdan siyahtan kadınlar daha da mahzun beyaz derili neslinden uzak kalan aşklara tenleri anten gibi gerili neon lambalarından kararmış dünya kadın aydan alır biz ondan güneyi rahminde kurur yeşerir toprak dönen mevsimler eşi caz dinler dertlenirler bazen dünya kalır Afrikalardan ibaret ağır kopan köklerinde balta girmemiş ormanlara hasret teni narin vücudu uçun beyaz derili kadınlar serer yataya bir avuç toprak çarşaf gibi mahzun Akar tenlerinden bir tertemiz su çeker bizi vücudun pınarına hatırlar da çıplak olduğumu dalarız aşkın sularına Bach Sonatı ne ben sorayım seni ne sen beni sor soyunmuş seslerimiz tenden boşlukta bir ask örüyor ses olmuş duygular yaklaşır dalga dalga zamansız kavuşsa da seslerimiz birbirine biz kavuşamayız ne kollarımız var saracak ne öpecek dudaklar ne görülecek yüzümüz var ne görecek göz bir aşk örüyoruz boşlukta çizgiden soyut zerreden öz Yargı öldürenle katiliz çalanla hırsız tümümüz sanığız tümümüz savcı tümümüz suçlu tümümüz yargıç kimi aklar kimi suçlarız kimi bağışlar kimi asarız kendimizi başkasında hergün bıçak saplı birinin arkasında vurulan da biziz vuran da Çağ Başında bir görünmez duvar indi bilmeden astığımız çizgiye öncesi dumanlar içinde bir efsane şimdi avucumuza soğuk çarpan duvarın ardında gördüğümüz değil miydi dün yürüdüğümüz çayır şimdi bir yeşil pan eski ormanlara kaçmadadır bize doğru koşan tunç yüzlü kahramanlar yansıyınca görünmeyen duvardan günbatışında güneşlenir batar yüce dağlardan tunç yüzlü kahramanlar daha dün biz değil miydik onlar ve duaya başlarken son umutla biz yıkılır tapınaklar ardarda dönerler dağlarına tanrılar kırılır dualar duvarda çekilen sular gibi çekilmis saydam duvar ardına dün bir çorak dünya kalmış bize boşlukta bir gün korkuyla döndük duvardan bir umutla baktık yarına yarın yaratılmamıştı yarın kaldırdık başımızı kapanan göğe izi yok tanrıların ne yaratmak gelir elimizden ne ölmek gelir gönlümüzden içimizde bir ürküntü bir yalnızlık sulardan ve çayırdan son kalan kadınlarımıza sarıldık tekerleği dönüyordu çağların yaklaşıyordu bize doğru bir yaratılmamış yarın ne ölmek gelir gönlümüzden ne yaratmak gelir elimizden Göçmen sevdiklerimin başında bir bilmedigim görmediğim özlemediğim özlediklerimin başında yurdum olmadan sıladayım kimsem ölmeden yasta yollarda gözlediğim ne mektuplarda beklediğim ne nereden sürmüşler beni buralar nere buralar nere, buralar nere bir bildiğim olmalı, bilmez olmuşum bir derdim olmalı, gülmez olmuşum buralara konmuş göçmen olmuşum bir derdim olmalı, gülmez olmuşum Jeolog "Doğuşumdan öncelere doğmuşum Bekleyedursun geleceklerde ölüm... ben Eskiden yaşıyorum Avucumda birer esrarlı kísedir çağlar Her birinden başka bir gök dağılıp sarar beni Haykırsam Kaybolmuş dağlar Geri yollar sesimi Nedir bu aşinalık Kömürler alevlenince? Otlarım vardır Ağaçtan büyük Çiçekten ince Billur taslarda dudaklarım Çağlara kanmış - Ey nesin sen Beyaz şalımın eteklerine değen? İnsanmış..." Promete Kentte promete şimdi kentte kayalara bağlı değil beton duvarlarla çevrilidir kartalların giremiyeceği bir semtte kendi kendini kemirir Pülümür'ün yaşsız kadını Pülümürün bir dağ köyünde gördüm onu yaşını sordum bir giz gibi güldü kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz yüzüne baktım bir giz gibi güldü bir asa vardı elinde bir solmuş kırallığın kadifeden harmanisi üzerinde bir hititliydi o bir selçukluydu bir ermeniydi bir kürttü bir türk yaşını sordum bir giz gibi güldü koluma girdi bir soylu kadınca tozlu köy yolunda sürüyerek eteğini beni tek gözlü sarayına götürdü köy yapısı kulübesinin zamanı onda yitirdim ben yitik zamanlara onda eriştim en soylu yoksulluğun toprak döşeli sarayında bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim Elele Büyüttük Sevgiyi birlikte öğrendik seninle avucumuzda yüreği çarpan kuşa sevgiyi elele duyduk kumsalda denizin milyon yılda yonttuğu taşa sevgiyi tırtılları tanıdık seninle baharda tırtılken daha sevmeyi öğrendik sevgiden üreyen kelebeği toprağı evimiz gibi sevdik seninle birlikte sevdik kuru toprakta ev kuran köstebeği köstebeğinden toprağına taşına tırtılından kelebeğine kuşuna elele sevdik bu dünyayı acısıyla sevinciyle sevdik yazıyla kışıyla sevdik köy - köy ülke - ülke gökler gibi sardı dünyayı yağmur gibi sızdı dünyaya dünya kadar oldu sevgimiz elele büyütüp elele derdik elele derip insana verdik verdikçe çoğalan sevgimizi Yapamadığımız Rahşan'a akşam kapı eşiğinde bir terli giysi gibi soyunmak vardı derdinden evrenin bir entari serinliğini giyinmek kendi derdini tespih gibi çekmek elinde yün örmen vardı akşamları koltuğa gömülü karşında polisiye roman okumak vardı sorgusuz bakışmak yoruldukça gözlerimiz sevinçsiz gülmek üzüntüsüz ağlamak oturmağa konuklar gelmesi bazen çevresinde bir masanın kaygısız sıcacık konularda bir demli çay gibi bilmedik komşularla konuşmak dünyamızla uyuşmak vardı oyunda sonunu görmeden oynamak sevinebilmek kazandığına yitirdiğine yerinebilmek düşünmiyebilmek yoruldukça düşünmekten kamaştıkça örtebilmek gözlerini düşlerde bile ışıktan sakınarak kendini uyayabilmek vardı vaktinde rahat Yarın bir seyler olacak yarın duruşundan belli kırdaki atların bulutların koşuşundan belli kazısından köstebeklerin karıncaların telaşından belli bir şeyler olacak yarın belki bir tomurcuk belki bir ağacın duşen yaprağı belki de bir çocuk pek o kadar göremesek de uzağı kuşların uçuşundan belli birseyler olacak yarın öbürgünden önemsiz bugünden önemli Uyum Boşluğa bulut, buluta yağmur Yağmura toprak ne güzel uymuş. Gündüze güneş, güneşe tarla, Tarlaya başak ne güzel uymuş. Başağa buğday, buğdaya insan, İnsana emek ne güzel uymuş. Emeğe eylem, eyleme yürek, Yüreğe sevgi ne güzel uymuş. Bu bölüm, Faruk Bildirici'nin "Kuzum Bülent, Ecevit'e Aileden Mektuplar" adlı kitabı, Doğan Hızlan'ın 15 Şubat 1998 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde yayınlanan "Rahşan çiçek suluyor ben şiir yazıyorum" başlıklı söyleşisi ve Hürriyet arşivinin yanı sıra internet ortamındaki Bülent Ecevit ile ilgili kaynaklardan derlenmiştir. |
|
|
|
|
|
#5 |
|
Administrator ![]() Üyelik tarihi: Feb 2007 Yaş: 26
Mesajlar: 17.976
Konular: 9956
Tecrübe Puanı: 100 Rep Puanı: 2562 Rep Derecesi: ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Ecevit'in gazetecilik serüveninden Bülent Ecevit'in ilk imzalı yazısı 4 Mart 1951'de Ulus gazetesinde yayınlandı. Ecevit "Ferdiyetçilik ve Liberalizm" başlıklı bu yazıda liberalizmin bireycilik anlayışını eleştiriyordu. Bülent Ecevit'in 12 Ağustos 1951 tarihli Pazar Postası'nda yayınlanan yazısı "İnkılaplar ve Dış Siyaset" başlığını taşıyordu. Ecevit bu yazıda Türkiye'nin NATO'ya girişiyle ilgili tartışmaları irdeliyordu. NATO'ya girmekten yanaydı. NATO'yu sadece askeri bir pakt olarak değil Batıyla aramızdaki uygarlık ve kültür farkını ortadan kaldıracak bir araç olarak da görüyordu. " Bugün Batılı aydınlarla aramızdaki medeniyet ve kültür ayrılığını süratle kapatmaktayız diyebilir miyiz? Dersek bize sormazlar mı "halka mal olmamış inkılaplardan vazgeçmeyi göze aldığınızı kendi devlet adamlarınız söylüyorlar ya vazgeçilecek bu halka mal olmamış inkılaplar aramızda kurulmakta olan köprünün başlıca desteklerindense.. Ezanınız Türkçe okunurken Arapça'ya çevirmek bize mi yaklaşmaktır, Şark'a mı... (...) Böyle de bizi Atlantik Paktı'na almazlar mı. Alırlar elbette. Ama paktın gayesine iştirak ettirmek için değil vasıtalığında kullanmak için yani harcanacak top tüfek gibi alırlar." Aslında o dönemde paktta askeri işbirliği çoktan başlamış, Türkiye Kore'ye asker göndermişti bile. Gazeteler "Kızıllar ricat ediyor" haberleriyle çalkalanıyor, sinemalarda "Mehmetçik Kore"de filmleri gösteriliyordu. Bülent Ecevit, yakın arkadaşı Çetin Altan ile birlikte Ciddiyet adlı mizah ağırlıklı bir sayfa hazırlıyordu. Babası Fahri Bey, Ecevit'e yazdığı mektupta Ciddiyet ile ilgili görüşlerini şöyle açıklıyordu: " Senin Ciddiyet'e bayıldım. Elbet pek iyi etmişsin. Mizah, alay, hiciv, humoristique (nükteli) ironique (alaycı) yazılan ve satirique (yergili), sarcastique (acı alaylı) nükte ve cinaslar zekayı kılağılar (biler demektir malum ya..)" Ciddiyet'e bayılan sadece Fahri Bey değildi. Mizah sayfası okurlar tarafından da beğeniliyordu. Hatta zor beğenen bir yazar olan Nurullah Ataç bile büyük bölümü Bülent Ecevit'in elinden çıkan Ciddiyet'i sevmişti. Babasının tavsiyelerine uymuş olmasından mı yoksa kendi üslubu mu öyle gelişti bilinmez ama Bülent Ecevit (ih kili yazılarındaki dili Bedii Faik'in pazar yazılarındaki bıçak ve yumuşak üslubu çağrıştırıyordu. Ulus'ta yazdığı Londra gözlemleri okuyucuyu içine çeken, sarıveren üslubun en güzel örnekleriydi. Bülent Ecevit "Öyle keman, öyle güzel saksofon dinlendiği olur ki sokaklarda derken içten duygularını yansıtıyordu yazısında. "Londra'nın en iyi lokantaları Soho'da bulunur. İşte o gece öyle bir Soho lokantasından çıkmış, kapısında taksi bekliyorduk. Bir de baktık karşı kaldırımda çizgi çizgi kazaklı boynu kırmızı eşarplı, başında yana eğik kasket, pazuları şişmiş bir İtalyan gitar çalıp İtalyanca şarkılar söylüyor. Bir kısmımızın uykusu gelmişti, taksiye binip gittiler ama Mümtaz Faik Fenik, Agah Bartu. İngiltere'yle bizimle beraber giden İstanbul Konsolosluğu'ndan Mr Knock bir de ben oradan ayrılamadık. Taksiyi savıp uzun uzun İtalyan şarkıcıyı dinledik. Derken şarkıcı, uzaktan gözlediği bu zaferinden memnun yanımıza yaklaştı, baktım hepsi ceplerinden avuçlarına ne kadar para gelmişse saymadan, büyülenmiş gibi adama atıyorlar. " |
|
|
|
|
|
#6 |
|
Korkma.Net | Kalıcı ![]() Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 249
Konular: 0
Tecrübe Puanı: 4 Rep Puanı: 100 Rep Derecesi: ![]() |
way be kimler geldi geçti |
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Ata DEMİRER bülent ersoy taklidi | mue_71-1991 | Komik Videolar | 1 | 05-23-2007 03:24 PM |
| Zuhal Olcay&Bülent Ortaçgil - Oyuna Devam | yinyang | Yerli Yabancı Klipler | 0 | 03-26-2007 01:49 PM |
| Bülent Kayabaş | RapStaR | Biyografiler | 0 | 03-16-2007 12:25 AM |
| Bülent Ersoy | RapStaR | Biyografiler | 0 | 03-14-2007 10:21 PM |
| Yavuz Bülent Bakiler | RapStaR | Şiirler | 14 | 03-03-2007 03:11 AM |